Nasıl Olsa Öleceğiz Mantığı ile Yaşamak: Anlık Hazlar, Ömürlük Faturalar

Toplumda çok sık karşılaştığımız o meşhur savunmayı mutlaka duymuşsunuzdur:

“Dedem ömrü boyunca sigara içti, 90 yaşına kadar yaşadı.”

“Komşumuz her gün kola içerdi, hiçbir şey olmadı.” 

“Dünyaya bir defa geliyoruz, canımın istediğini de yemeyecek miyim, nasıl olsa bir gün öleceğiz.”

“Spor yapıp boşuna kendimi mi yorayım, zaten bütün gün çalışıyorum!”

"Bu kadar sorunum varken, bir de sporla mı uğraşacağım?".

Bu cümleleri hemen hepimiz defalarca duyduk. Peki gerçekten bu cümleler doğru bir bakış açısını mı temsil ediyor, yoksa kendimizi rahatlatmak için ürettiğimiz bahaneler mi?

Bir insanın uzun yaşaması, yaptığı her alışkanlığın doğru olduğu anlamına gelmez.

Sağlık; beslenme, hareket, uyku, stres yönetimi, genetik, çevresel faktörler ve daha birçok etkenin oluşturduğu büyük bir bütündür.

Evet, belki dedesi ömrü boyunca sigara içti ve 90 yaşına kadar yaşadı. Ama kim söyleyebilir ki sigara içmeseydi 105 yaşına kadar sağlıklı yaşamayacağını? Ya da yaşamının son 20 yılını çok daha kaliteli geçirmeyeceğini?

Birkaç örnek, bilimsel gerçeği değiştirmez. Asıl mesele sadece kaç yıl yaşadığımız değildir. Asıl mesele, yaşadığımız yılları nasıl geçirdiğimizdir.

Bugün milyonlarca insanın ortak şikayetlerine bakın…

Sabah dinlenmeden uyanıyor.

Merdiven çıkarken nefesi kesiliyor.

Bacakları, dizleri ve beli ağrıyor.

Sürekli yorgun hissediyor.

İlaçsız bir gün geçiremiyor.

Ve çoğu zaman bunları hayatın ve yaşlanmanın doğal sonucu sanıyor. Oysa bunların önemli bir kısmı, yıllar boyunca yapılan yaşam tarzı yanlışlarının ve seçimlerinin sonucudur.

Sağlıksız beslenme…

Hareketsizlik ya da yanlış hareket…

Sürekli stres…

Beden, her gün verilen kararların toplamıdır.

Ne yazık ki günümüz insanı, uzun vadeli sağlığını kısa süreli hazlara değişiyor.

O an canı tatlı istiyor; yiyor.

Canı paketli gıda istiyor; yiyor.

O “hareket etmeye üşeniyorum ya da yorgunum.” diyor; oturuyor.

“Spor yapacak vaktim yok.” diyor, saatlerce telefon ekranında vakit geçiriyor.

Sonra da yıllar sonra oluşan hastalıkları ”kader” olarak görüyor.

Oysa bunların büyük bir kısmı kader değil, tercihlerimizin bir sonucu.

İnsanlar çoğu zaman hareket etmemeyi kendini düşünmek zannediyor. 

“Oturayım, dinleneyim.” 

“Bugün de spor yapmayayım.”

“Zaten çok yorgunum.”

Aslında bu, kendini düşünmek değildir. Kendini düşünmek; bedenine yatırım yapmaktır.

Çünkü hareket etmek, sadece kas yapmak değildir.

Kalbi güçlendirmektir. Kemikleri korumaktır. Kas kaybını önlemektir. Beyni canlı tutmaktır. Bağışıklığı desteklemektir. Yaş aldığında kimseye muhtaç olmadan yürüyebilmek, merdiven çıkabilmek, alışveriş poşetini taşıyabilmek, torununu kucağına alabilmektir.

Egzersiz, gelecekteki bağımsızlığımıza yaptığımız en değerli yatırımdır. Beslenme de bunun ayrılmaz bir parçasıdır.

Sağlıklı beslenmek; sevdiğimiz yiyecekleri hayatımızdan sonsuza kadar çıkarmak demek değildir. Asıl amaç, anlık hazların değil, uzun vadeli sağlığın peşinden gitmektir. Çünkü birkaç dakikalık bir tat, bazen yıllarca sürecek sağlık sorunlarının başlangıcı olabilir.

Tabii ki canınızın istediği şeyleri yiyeceksiniz.

Mesele kendimizi her şeyden mahrum bırakmak veya katı yasaklarla yaşamak değil.

Asıl tehlike, bu kaçamakların birer “günlük beslenme modeli” haline gelmesidir.

Ultra işlenmiş gıdalar, rafine şekerler ve yüksek yağlı paketli ürünler, beyindeki dopamin mekanizmasını uyarır.

O ilk ısırmada hissettiğiniz şey mutluluk değil; beynin anlık has tuzağıdır. O anlık 5 dakikalık haz biter. Geriye hücresel düzeyde iltihaplanma (enflamasyon), kronik yorgunluk, insülin direnci ve eklem ağrıları kalır. Yani “nasıl olsa öleceğiz” diyerek her gün tüketilen o sağlıksız gıdalar, size ömrün kısalığını hatırlatmaz; yaşadığınız her günün kalitesini elinizden alır.

Spor bir yük değil, bedeninize verebileceğiniz en büyük hediyedir. Pek çok insan sporu ve hareket etmeyi bedene bindirilen ekstra bir yük, bir yorgunluk kaynağı olarak görür.

“Zaten yoruluyorum, bir de spora vakit mi ayırayım?” diyerek koltuğa çekilmek, insan bedeninin doğasına yapılan en büyük haksızlıktır. Sanılanın aksine, sporu ve hareketi hayatına entegre etmek, günlük davranış biçimi haline getirmek; kendinizi düşünmektir, kendinize değer vermektir.

Asıl kendini düşünmeyenler, bedenini bir köşede paslanmaya terk edenler; spor yapmayan ve hareket etmeyenlerdir. İnsan bedeni hareket ettikçe güçlenen, hareketsiz kaldıkça kendi kendini tüketen bir mekanizmadır. Spor yapmak enerjinizi çalmaz, size gün boyu sürdürülebilir bir enerji ve canlılık kazandırır.

Hızlı ve işlenmiş gıdalarla beslenip hareketsiz kaldığınızda vücudunuz erken yaşlanma sinyalleri verir. Sabahları yataktan kalkamamak, kendini sürekli yorgun hissetmek, kronik bel ve diz ağrıları, sisli beyin ve sürekli devam eden halsizlik, yaşlılığın doğal bir sonucu değil; hücresel düzeyde kötü beslenmenin ve hareketsizliğin doğrudan sonucudur. İlerleyen yıllarda kapımızı çalan tip 2 diyabet, kardiyovasküler hastalıklar, Alzheimer ve çeşitli kanser türleri de büyük oranda bu kronik hücresel tahribatın birer yansımasıdır.

Evet…

Hepimiz bir gün öleceğiz. Bunun aksini iddia eden yok.

Önemli olan ömrün uzunluğu değil o ömrü nasıl yaşadığımızdır.

Hastane koridorlarında mı?

İlaç kutularıyla mı?

Sürekli ağrı içinde mi?

Yoksa enerjik, üretken, güçlü, özgür ve kimseye bağımlı olmadan mı?

Sağlıklı yaşamın amacı ölümsüz olmak değildir. Amacı, yaşadığımız her güne daha fazla yaşam katmaktır. Bugün vereceğimiz küçük kararlar, yarın yaşayacağımız büyük farkları oluşturur. Çünkü hayat; her gün tekrar ettiğimiz küçük alışkanlıklarla şekillenir. Ve unutmayın…

Bedeniniz bir çöp tenekesi değil, ömrünüzü geçireceğiniz tek evinizdir. Ona hak ettiği değeri verin…





                        


Fonksiyonel Tıp Sağlıklı Yaşam Koçu, Koşu ve Spor Eğitmeni



©2025 Ebru Yazıcıoğlu